Posts Tagged ‘Mimarlık’

Yaşayan Köprü

Son zamanlarda tezimi sonlandırmak için çok yoğun çalışıyorum ve bu sebeple geçtiğimiz iki hafta yazmaya vakit ayıramadım. Aslında bu hafta da yazabileceğimi zannetmiyordum. Fakat en azından diploma tezimin konusundan biraz olsun bahsedebileceğimi düşündüm. Teori ve tasarım olarak iki kısma ayrılan tezim çok fonksiyonlu yaşayan köprüler ile ilgili. Son zamanlarda Teherani, Hadid, Koolhaas gibi mimarların da ilgisini çeken konunun geçmişiyse çok eskilere dayanıyor.

Ponte Vecchio, Floransa - İtalya
Ponte Vecchio, Floransa – İtalya

Yaşayan köprü kısaca şu şekilde tanımlanabilir: Yaşayan köprüler, sadece yaya veya araç trafiğini sağlamak amacıyla iki nokta arasında gerçekleştirilen köprüler değil, aynı zamanda üzerlerinde çesitli konut, ticaret, din, endüstri ve hatta savunma yapıları taşıyan ve bu şekilde iki yapılaşmış alanı bir kıyıdan diğerine bağlayan köprülerdir.

Ponte di Rialto, Venedik - İtalya
Ponte di Rialto, Venedik – İtalya

12. yy.’dan 18. yy.’ın sonlarına kadar çoğunluğunu Paris’te Île de la Cité’yi her iki kıyıya bağlayan köprülerin oluşturduğu Avrupa’daki yaşayan köprülerin arasında Floransa’daki Ponte Vecchio, Venedik’teki Ponte di Rialto ve Eski Londra Köprüsü gibi çok ünlü örnekler de yer alıyor.

Eski Londra Köprüsü, İngiltere
Eski Londra Köprüsü, İngiltere

Ne yazik ki Parisliler tüm çok fonksiyonlu ve çok düzlemli yaşayan köprülerini yüzyıllar evvel araç trafiği için yeni köprüler inşa etmek ve kent manzarasını değiştirmek amacıyla yıkmışlar. Bu yıkımlar sebebiyle bu yapı tipinin çok mühim örneklerini sadece o dönemin ressamlarının işlerinde görebiliyoruz.

Pulteney Köprüsü, Bath - İngiltere

Pulteney Köprüsü, Bath - İngiltere

Son ikamet edilebilen köprü olan Pulteney Köprüsü’nden bu yanaysa (1776) çok fonksiyonlu ya da ikamet edilebilen köprü konsepti mimarları ve aynı şekilde mühendisleri etkilemeye devam etmiş.

Zaragoza Köprüsü, Zaha Hadid, İspanya

Zaragoza Köprüsü, Zaha Hadid, İspanya

Yaşanabilen köprüler modern kent içinde sahip oldukları konumu büyük ölçüde yitirmiş durumdalar. Yaşayan köprülerin oluşmasına yol açan sebeplerin birçoğuysa günümüzde kaybolmuş durumda. Köprüler savunma ve ikamet rollerini yitirmişler; su değirmenleri ve gümrük noktaları artık köprüler üzerinde bulunmuyor; ayrıca direkt olarak su üzerinde yaşamanın sıhhi avantajları modern kanalizasyon sistemleriyle yer değiştirmiş durumda.

Living Bridge, BRT Mimarlar (Hadi Teherani), Hamburg - Almanya
Living Bridge, BRT Mimarlar (Hadi Teherani), Hamburg – Almanya

Fakat buna rağmen bu yapı tipine karşı genel tutum nihayet değişmeye başladı. Günümüzde ikamet işlevi olan birçok proje (veya en azından öneri) Londra, Hamburg, Roma, Dubai başta olmak üzere başka birçok şehir için de tasarlanıyor. Her ne kadar bu yapı tipi mimarlar için ilgi çekici olmayı asla yitirmemiş olsa da, mimarların bu konuyla tekrar ilgilenmeleri için yaklaşık 200 yılın geçmesi gerekti diyebilirim.

Jebel al Jais, OMA, Dubai
Jebel al Jais, OMA, Dubai

Yaşayan bir köprü tasarlamak için modern bir yapı prototipi veya tipoloji bulunmuyor. Her mimar yeni bir form bulmak zorunda. Ve de günümüz teknolojisi sayesinde fonksiyon talepleri de ortaçağ ve klasik dönem mimarlarının ilgilendiği fonksiyonlardan tamamen farklı. Ortaçağa ait ikamet edilebilen bir köprü, üzerinden geçilen bir nehrin doğal güzelliğini gözardı ederken, yaşayan köprünün modern karşılığı bu ana kazancı gözardı etmiyor. Aynı şekilde eski köprülerin geçmiş olduğu mesafelerin çok daha fazlası teknik olarak aşılabilir durumda ve bu sayede mimarlar ve mühendisler için son derece heyecan verici bir tasarım konusu ortaya çıkmış durumda.

Gazometre

Hava Fotoğrafı
Hava Fotoğrafı

Gazometre Viyana’nın on birinci ilçesi Simmering’de bulunan, 1896-1899 yılları arasında inşaa edilmiş devasa gaz tanklarına verilen isim. Yapıldıkları dönemde halkın endüstriyel altyapıyı gözönünde istememesi sebebiyle bu dört tank, dev tuğla kabuklarla gizlenmişler. 1970 yılında kentin gaz ihtiyacının doğalgaz ile giderilmesiyle beraber tanklar sökülmüş ve geriye sadece bu kabuklar kalmış. Özellikle kentin güneydoğu girişinde dikkat çeken bu dört dev, genel olarak birçok silüette yer alıyor, zira herbiri 62 metre çapında ve 72 metre yüksekliğinde.

U3 Girişi (Gazometre A)
U3 Girişi (Gazometre A)

1978 yılında kent yönetimi tarafından tarihi yapı statüsünde koruma altına alınan Gazometre, film çekimleri, deneysel projeler ve çeşitli amaçlar için zaman zaman kullanıma açılmış. Ta ki 1995 yılında bir renovasyon projesi gündeme gelene kadar. Mevcut olan kabukların içerisinde gerçekleştirilecek megaprogramlardan (Konut, ofis, alışveriş, eğlence vb.) oluşan tasarımlar dört farklı mimar tarafından gerçekleştirildi. Gazometre A Jean Nouvel, Gazometre B Wolf Prix ve Helmut Scwiczinsky, Gazometre C Manfred Wehdorn ve Gazometre D Wilhelm Holzbauer tarafından tasarlandı. Her ne kadar Nouvel, Wehdorn ve Holzbauer tasarımlarında oldukça benzer yaklaşımlarda bulunmuş olsalar da, Wolf Prix projeye oldukça farklı bir şekilde yaklaşarak, fonksiyonların dışarıdan da görülmesine imkan tanıyan ek bir bina önerdi. Tüm inşaat süreciyse çok süratli bir şekilde 1999-2001 tarihleri arasında tamamlandı. U3 metrosunun uzatılması ve kuzey-güney istikametindeki otobanın da yapılmasıyla Gazometre’ye ulaşmak da oldukça kolaylaştı.

Gazometre B
Gazometre B

Gazometre’ye arabanız yoksa en rahat metro ile ulaşıyorsunuz. Merdivenlerden çıktığınızda kentin buluşma noktalarından birinde olduğunuzu oldukça net bir şekilde hissediyorsunuz. Gazometre’nin etrafında dolaştığınızdaysa ilçenin bu proje haricinde farkedilen nitelikli mimari bir işe sahip olmadığını görüyorsunuz. Sokaklar bomboş ve etraftaki ofislerde çalışan insanlar haricinde de kimseyle karşılaşmıyorsunuz.

Gazometre C & Gazometre B & Sinemaya bağlı olan köprü
Gazometre C & Gazometre B & Sinemaya uzanan köprü

Öncelikle bu yapıların masif halleri ve ağır ritimleri biraz rahatsız edici, çünkü bahsettiğimiz bu tuğla silindirler insan ölçeğinde değiller. Yine de malzemenin doğal rengi ve dokusu hoşuma gidiyor. Fakat daha önce de belirtmiş olduğum, Wolf Prix tarafından tasarlanmış olan ek binayı oldukça rahatsız edici bulduğumu söylemeden geçemeyeceğim. Enteresan olan, Viyanalı mimarlar tarafından „Kalkan“ olarak tanınan bu ek yapı olumlu bir tasarım olarak kabul ediliyor. Evet, yapıların bu hantal ve tektonik duruşlarına karşın Prix’in yeni yapısının kıvraklığı ve farklı geometrisi hakikaten farklı birşeyler için çaba gösterildiğini hissettiriyor, fakat açık bir şekilde de ardında bağlı olduğu Gazometre B’nin kimliğini yerlebir ediyor. Kanımca Prix’in buradaki tavrı, çıkarcı bir şekilde kendi „Kalkan“ını vurgulamak üzere kurguladığı bir durumdan öte birşey degil. Ve bu çıkarcı durum daha ilk eskizlerde dahi görülüyor. Buna vaktinde niçin müdahale edilmediğiyse bambaşka bir soru.

Gazometre A içerisindeki alışveriş bölümü
Gazometre A içerisindeki alışveriş bölümü

Dört kısımdan (ve elbette Prix’in duvarından) oluşan bu yapıya çoğunlukla iki noktadan giriliyor. Birincisi metro çıkışında sizi karşılayan kapı, bir diğeriyse Prix’in yapısının olduğu nokta. Bunlar haricinde otopark girişleri ve konutlar icin ayrı girişler elbette mevcut. Ben kısa bir süre Prix’in yapmış olduğu Gasometer B’de yaşadığım için metro girişini kullanıyordum. İçeriye girdiğinizde kendinizi bir atriumun ortasında buluyorsunuz. MC Donalds ve türevleri haricinde bir market ve orta kısımda bir kafeterya bulunuyor. Merdivenlerden çıktığınızdaysa (ve elbette diğer yapılara geçtiğiniz zaman) aynı plan farklı dükkanların olduğu katlar şeklinde tekrarlanıyor. Üçüncü kat kamusal olan son kısım ve bu katta diğer yapılara geçiş imkanı veren köprüler yer alıyor. Daha üst katlardaysa konutlar ve ofisler bulunuyor. Prensip olarak benzer kurgulanan bu dört bölümün haricinde Prix’in ek yapısında da ofis fonksiyonları yer alıyor.

Gazometre A içerisindeki kafeterya
Gazometre A içerisindeki kafeterya

Her ne kadar diğer yapıları tanımama rağmen tüm konut kısımlarının içlerinde bulunmamış olsam da, Gasometer B’de bulunan öğrenci yurdunda bir dönem yaşadım. Öncelikle radyal çözülmüş plan tiplerine „çözülmüş“ demekten bile çekiniyorum, zira fevkalade kullanım problemleri mevcut. Bunun haricinde eski kabuğun tuğla olmasından kaynaklanan bir toz problemi ve iki cidar arasındaki mesafe arasında yansıyan seslerden kaynaklı bir gürültü problemi var. İlkin bu problemlerin daha çok yurt kısmında olduğunu düşünmeme rağmen Gazometre D’de oturan bir arkadaşımla konuşmam ve oradan bir daire aldıkları için çok pişman olduğunu öğrenmemden sonra benzer problemlerin her yapıda olduğuna emin oldum.

Gazometre B ve Gazometre C arasındaki bağlantı
Gazometre B ve Gazometre C arasındaki bağlantı

Evet, Viyana’nın tarihi mimarisi içerisinde farklı bir yere sahip olan Gazometre’yi mentalite olarak her ne kadar olumlu bulsam da, pratikte birçok yönden problemli yapı bloklarından oluşan başarısız bir proje oldugunu düşünüyorum.

Gazometre D'deki konutlar
Gazometre D’deki konutlar

Bilinçsizlik durumunda bilmek üzerine

Hilversum Belediye Binasi, Willem Marinus Dudok, 1930
Hilversum Belediye Binası, Willem Marinus Dudok, 1930

Bugünlerde aklıma takılan başka bir konuyu anlatmaya çalışacağım. Mimarlik eğitimi almış veya bu disipline herhangi bir şekilde kafa yormuş herhangi bir kişinin mimari yaklaşımının, zevkinin, keyfinin, her ne derseniz deyin, bilinçsizlik durumunda dahi rijitliğini yitirmemesi üzerine kişisel bir saptama. Burada anlatmaya çalışacağım durum bir grubun, özellikle de at gözlüğü takmış(!) bir grubun x y üsluplara karşı olan hayranlığının veya ezbere tanıdığımız star mimarlara veya onların yapıtlarına karşı şuursuz bir şekilde hayranlık duymamızın haricinde birşey. Yolda yürürken bir binaya bakakalmaktan bahsediyorum. Hazırlıksızken ve özellikle de başka bir hedefe doğru yönelmişken. Hele ki bu, kısa bir süre içerisinde birkaç sefer başınıza geliyorsa.

Hilversum Belediye Binasi, Willem Marinus Dudok, 1930
Hilversum Belediye Binası, Willem Marinus Dudok, 1930

Son çıktığım geziye oldukça hazırlıklı başladım diyebilirim. Amazon’dan verdiğim çeşitli kitap siparişleri ve aşağı yukarı iki haftalık bir araştırma ve rota çıkarmanın sonucunda ilginç bir gezi için yola koyuldum. Duraklarımdan biri olan Hilversum’da görmek istediğim iki yapı vardi. Biri Willem Marinus Dudok’un yapmış oldugu belediye binası, bir diğeriyse MRVDV’nin monoblok villa projesi olan VPRO. Dudok’un mimarlığına karşı olan hayranlığımı öncelikle Le Corbusier’ye, Wright’a, Gropius’a, Jacobsen’a ve nicelerine, sonrasındaysa 20. yy. modern mimarisinin duruşuna ve endüstrileşme çagının mimarlık üzerindeki olumlu etkilerine duyulan hayranlığın bir parçası olarak ifade edebilirim. Bu noktada zaman zaman kendimi at gözlüğü takan o grup içerisinde gibi hissettiğim de olmuştur, ama bunu önemsemediğimi gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. MVRDV’ye olan sempatim ise biraz daha farklı. YTÜ’de mimarlık okuduğum dönemin son çeyreğinde birbirlerinden net bir şekilde ayırt edebilmeye başladığım star mimarlardan biraz daha farklı olarak MVRDV’nin 1991 European yarışmasından aldıkları galibiyet ile bir grup genç mimarın beraber kurmuş olduğu bir büro olduğunu bilmem ve bunun ötesinde ekibin ilginç deneysel işleri, yayımlamış oldukları manifesto niteliğindeki yazıları, ekolojist eğilimleri ve elbette hepsinden daha ağır basan modern ve biricik mimarlık üsluplarıyla dikkatimi çekmesi diyebilirim.

Hilversum Media Center, Neutelings & Riedijk, 2006
Hilversum Medya Merkezi, Neutelings & Riedijk, 2006

Hilversum’da dolaşıp Dudok’un tasarlamış olduğu belediye binasinin her köşesini gezdikten ve fotoğrafladıktan sonra şehir dışına doğru yürümeye karar verdim. Araba ile daha rahat gidilebilecek mesafede olan Villa VPRO’ya doğru yürürken Hilversum hakkında fikir sahibi olabileceğim bir yürüyüş güzergahında olmam ise memnun ediciydi. Fakat daha VPRO’ya varmadan anayol kenarında bambaşka bir bina ile karşılaştım. Binanın etrafında uzun uzun gezdikten, inceledikten, içerisine bakıp, fotoğraflayıp ayrıldıktan sonra rotamın dışında olduğumu ve biraz da vakit kaybetmiş olduğumu farketmeme rağmen acayip bir keyif ve araştırma heyecanı içerisindeydim, çünkü yapı hakkında en ufak bir bilgim yoktu ve merak ediyordum. Binadan o kadar etkilenmiştim ki, esas durağım olan Villa VPRO sanki zorunlu bir geziymişçesine sıkıcı gelmeye başladı. Bilgisayar başına ilk oturduğumdaysa yapının Neutelings & Riedijk’a ait olan Hilversum Medya Merkezi olduğunu öğrendim ve gülümsedim. Bu ekibin çalışma prensiplerine hayran olmam bir yana, daha sabahleyin Sfenks Evleri’ni ziyaret etmek icin eski bir balıkçı kasabası olan Huizen’a uğramıştım. Kısacası bu bina aynı gün içerisinde karşılaştığım ikinci Neutelings & Riedijk işi olmuştu.

Hilversum Media Center, Neutelings & Riedijk, 2006
Hilversum Medya Merkezi, Neutelings & Riedijk, 2006

Bir gün sonra benzeri bir durum Utrecht’te başıma geldi. Programım Utrech’te orta yoğunluktaydı. Öncelikle turist gibi şehri gezmek istiyordum, sonrasındaysa Schröderhuis’tan Utrecht Şehir Tiyatrosu’na kadar görmek istedigim 20. yy. modern yapiları sırada beni bekliyordu. Fakat sebebini hatırlamadığım bir aceleden sonra (ki kent merkezini gezmeyi tamamlamıştım) Schröderhuis’a uğrayıp, tahmin ettiğimden daha az vakit geçirip, üniversiteye doğru yola devam ederken onca binanın arasında gözlerim tek bir yapıya takıldı. Yavaşlayarak arabayla etrafında döndüm ve ön cephesinin yanından geçerken bu binanın yine Neutelings & Riedijk’a ait olan Minnaert olduğunu farkettim. Yapıyı daha önceden elbette tanıyordum. En azından fotoğraflarını ve çizimlerini görmüştüm. Fakat araba kullandığım için yola dikkat etmek durumundaydım ve buna rağmen o bilinçsizlik halinde bile bina dikkatimi çekmeyi başarmıştı. Çok vakit geçiremedim, fotoğraf çekemedim, fakat yine de tatmin olmuş bir şekilde Utrecht’ten ayrıldım.

Villa VPRO, MRVDV, 1997
Villa VPRO, MRVDV, 1997

Günler sonra yorgun argın bir şekilde Leuven’da bira içebileceğim bir yer ararken Balkan Ezgileri çalan canlı bir orkestra müziğine doğru yöneldim. Leuven’da eski kent merkezi ve biraz da çevresini gezmek haricinde güzel Belçika Biraları’ndan tadıp dinlenmek niyetindeydim. Kısacası rotamda olmazsa olmaz denilebilecek birşey yoktu. Fakat orkestranın müzik yaptığı binaya baktığımda bakımlı eski kabuğun iç kısmı dışarıdan anlaşılamayacak bir geometri içerisinde yepyeni ve çok güzel olduğunu gördüm. Kapıdan kısacık içeri bakmakla yetindim (çok kalabalıktı ve saat çok geç olduğu için oldukça yorgundum) ve yürümeye devam ettim. Viyana’ya geldikten sonra gezi notlarımı ve fotoğrafları toparlarken farkettim ki, bu yapı yine Neutelings & Riedijk’in tasarlamış olduğu Stuk Uygulamalı Sanatlar Merkezi’ydi. Evet rotamda böyle bir bina işaretli değildi, fakat artık bunu önemsememem gerektiğinden neredeyse emin oldum, zira bu ve benzeri işlerle karşılaşmaya ve habersizken bile onları farketmeye devam edeceğimi biliyordum.

Schröder Evi, Gerrit Rietveld, 1924
Schröder Evi, Gerrit Rietveld, 1924

Sanırım bu rastlantılar sonuç olarak benim belli bir disipline, belli bir üsluba ve en önemlisi de belli bir çizgiye dair at gözlüğü takmadan edinmiş olduğum beğeniyi ve bilinçsiz bir anda dahi bunu farkedeceğimi kanıtlar nitelikte. Nihayetinde kendi gözüme, kendi ruhuma, kendi kafama ait, yani bana ait olan bir beğeni kazanabildiğim icin çok mutluyum. Evet, Le Corbusier benim için hala çok önemli bir mimar, aynı birçoğunuz için olduğu gibi; fakat Neutelings & Riedijk’in işleri de sanırım ben ve benim gibi düşünen daha ufak bir kitle için en az diğerleri kadar önemli.

Minnaert, Neutelings & Riedijk, 1997 (Fotoğraf ©Neuteling&Riedijk)
Minnaert, Neutelings & Riedijk, 1997 (© Neuteling&Riedijk)

Sfenks Evleri

Sfenks Evleri_01

İlk yazımda da belirttiğim gibi iki ay önce yaptığım gezide birçok Benelüks şehrini ve nitelikli mimari işi yakından görüp inceleme şansım oldu. Esasen belirli bir sırayla gidip rotamı anlatmak gibi bir niyetim yok (en azından şimdilik), fakat bir sonraki durağımdan bahsetmek istiyorum.

Sfenks Evleri_02

Almere’den sonra ilk uğradığım şehir Huizen’di ve oraya sadece Neutelings & Riedijk’in nispeten yeni bir projesi olan Sfenks Evleri’ni görmeye gittim. Daha beş sene önce Arkitera’nın düzenlediği bir konferansta Willem Jan Neutelings’i dinleme şansım olmuştu ve tasarım sürecini ele alışından çok etkilenmiştim. Portfolyosundaki tüm yapıları az çok tanımam dışında, özellikle bu projeyi çok merak ediyordum ve rotamı Huizen istikametine çevirdim.

Sfenks Evleri_03

Huizen, Hollanda’nın Nordholland eyaletinde bulunan, ülkenin geneline göre orta büyüklükte bir şehir. Gezdiğiniz zaman ufak bir ilçe hissi yaratiyor. Nüfusu 45.000 civarında ve Neutelings & Riedijk’in Gooimeer Gölü kenarındaki projesi haricinde ilginç bir mimari işle karşılaşmadım. Huizen Hollandaca’da „Evler“ anlamına geliyor ve bunun sebebi bölgenin ilk taş evlerinin burada yapılmış olduğunun tahmin edilmesi. Eski bir balıkçı kasabası olan Huizen, Zuiderzee’ye 1932 yılında yapılan bariyer Afsluitdijk’ten sonra (bkz: Almere’deki mimarlık üzerine) suyun denizden ayrılıp tatlı su gölüne dönüşmesi sebebiyle bu fonksiyonunu yitirmiş. 1960’lı yılllardaki konut ihtiyaci sebebiyle de kent yeni konut programlarıyla hızla büyümüş ve bugünkü halini almış.

Sfenks Evleri_04

Neutelings & Riedijk’in Huizen’da almış olduğu iş de yine bir konut projesi. 1996 yılında kazanılan bir yarışma sonucunda 2000 yılında yapımına başlanan projenin yapımı üç yılda bitti. Ele aldığı projelerin tasarım süreçlerini bağlamdan duyulara kadar birçok farklı altbaşlık altında irdeleyen mimarlar bu projede özellikle doku üzerinde durarak binaların dış cephe kaplamalarına çok önem verdiler. Buna ilaveten fiziksel bir metafor olarak ele aldıkları (her ne kadar tasarımın başında buna takılıp kalmamış, bilakis birşeyler ortaya çıktıktan sonra bunu kullanmış olsalar da) Sfenksler’i projelerinin isminde dahi kullandılar.

Sfenks Evleri_05

Göl kenarında bulunan bu proje kıyıya yanaşmış gemiler gibi bir his yaratan, yan yana konuşlanmış ve birbirinin neredeyse kopyası olan beş yapıdan oluşuyor. Her bina içerisinde on üç daire var, her bir sonraki katta ise daireler birer birer azalıyor ve bu sayede ortaya çıkan geometri „kafalar“ olarak adlandırılan çatı katlarıyla beraber mimarlar tarafından Sfenksler’e benzetiliyor. Bu dairelerin tümü öncelikle göl manzarasından ve sonra da güneşten en iyi şekilde yararlanacak şekilde planlanmış. Bu sebeple kuzeydoğuya bakan ön cepheleri büyük ölçüde cam yüzeylerden ve teraslardan oluşuyor. Otomobil ve yaya girişlerinin bulunduğu, kıyıya bir rampayla bağlı olan güneybatı yönündeki „sırt“larında ise altı adet görece büyük teraslar bulunuyor. Çatı katlarının farklı bir şekilde şekillendirilmiş olması sayesinde Sfenksler’in kafaları karşıdan yakalanan silüette dikkat çekici bir ritim içerisinde gözüküyor. Binaların cepheleri yatay bir şekilde uygulanmış mat alüminyumla kaplı ve ışığın durumuna göre beyaz ve grinin farklı tonlarını yansıtıyorlar.

Sfenks Evleri_06

Bu kısım benim için gezinin en güzel duraklarından biriydi. Sabah erken saatlerde vardığım Huizen’da hava güneşliydi. Daha yoldayken Sfenksler’in silüetlerini gördüğümde bile oldukça heyecanlandım diyebilirim. Göl kenarında kahvaltı yaparken binaları uzun uzun seyredip, düşünme ve notlar alma fırsatım oldu. Fotoğraf faslını da hallettikten sonra bir sonraki şehre doğru yola çıktım. Amsterdam’a yolunuz düşerse mutlaka uğrayıp Gooimeer kenarındaki Sfenks Evleri arasında vakit geçirin, inanın buna değecektir.

Sfenks Evleri_07

Almere’deki mimarlık üzerine

De Citadel, Christian de Portzamparc
De Citadel, Christian de Portzamparc, 2006

Paskalya tatilinde yaptığım Benelüks gezisinde birçok şehri ve mimari işi görme şansım oldu. Bunlar arasında en ilginç bulduğum şehir Amsterdam’ın yaklaşık 30 km doğusundaki Almere’ydi.

Kent merkezinde yeni bir bina (Geride SeARCH'a ait Blok 5)
Kent merkezinde yeni bir bina

Almere, Hollanda’nın Flevoland eyaletinde bulunan, Lelystad ile Zeewolde’ye sınır olan ve görece ülkenin en hızlı büyüyen şehri. Kentin ismi bugün yerinde IJsselmeer’in bulunduğu Zuiderzee’nin 8. yy.’daki eski ismini anımsatıyor. Bu bölge o dönemde sığ bir su birikintisi halindeymiş. Tarih içerisinde Orta Çağ’dan itibaren farklı dönemlerdeki çeşitli su baskınlarından ve doğal felaketlerden büyük ölçüde etkilenmiş olan tüm Hollanda gibi, bu bölge de su baskınlarından nasibini almış ve ilk olarak 12. yy.’da bir körfeze dönüşmüş. Modern kentin geçmişi her ne kadar kısa gözükse de, ilk yerleşkenin 6000 sene önce kurulduğu düşünülmekte.

Blok 5, SeARCH, 2009
Blok 5, SeARCH, 2009

1916 yılında yaşanan son su baskınından sonra Zuiderzee üzerine inşaa edilen bir bariyer (Afsluitdijk, 1932) ile Zuiderzee Kuzey Denizi’nden ayrılmış. İlk olarak tarımsal kullanım için ıslah edilen bu bölge, II. Dünya Savaşı sonrası konut ihtiyacı sebebiyle yerleşime açılmış. Yapılan planlara göre 2030 yılına kadar gerçekleştirilecek yeni konut programlarıyla kentin 60.000 yeni konuta sahip olması bekleniyor. Bu ufak şehir kendi içerisinde üç ayrı bölüme ayrılıyor: Almere-Stad (modern kent merkezinin bulunduğu kısım), Almere-Buiten (kentin yeşil olan bölümü) ve Almere-Haven (kentin en eski bölgesi olan liman kısmı). Bunun haricinde yapım halinde olan Almere-Hout, Almere-Poort ve tasarım aşamasında olan Almere-Pampus da diğer üç yeni bölgesi.

Almere Entertainment Centre, Alsop Architects, 2003
Almere Entertainment Centre, Alsop Architects, 2003

Almere’nin bu modern kısmının (Almere-Stad) programını ve bu yapılaşmanın altyapısını Rem Koolhaas’ın bürosu OMA üstlendi ve projeyi yine bu ofisten Floris Alkemade yürüttü. İlk etapta oldukça radikal bir fikirle Almere’yi bir anti-kent ütopyası olarak tasarlamaya giden ofis, Alkemade’nin „Geçmişin kültürel öğelerini taklit etmek aptallıktır.“ mottosuyla yeni bir kent strüktürü keşfetmeyi tercih etti. OMA mimarları ilk etapta her ne kadar merkeze ihtiyacı olmayan bir kent yaratılabileceğini düşünmüş olsalar da, tıpkı diğer Avrupa kentlerindeki gibi, böyle bir ihtiyaç ortaya çıktığını fark ederek, diger OMA tasarımlarının aksine mega programlı ilginç bir kent merkezi tasarlama yoluna gittiler.

Side by Side, CIE, 2007
Side by Side, CIE, 2007

Ülkenin tümündeki su baskınlarının oluşturduğu tehdidin de etkisiyle yapay zeminler üzerinde yapılaşma konusunda oldukça tecrübeli olan diğer Hollandalı mimarlar gibi, OMA burada yerin altına bir katman daha ekleyerek kentin bu kısmını iki katına çıkardı. Otopark olarak bir üstteki programlara hizmet eden bu yeni katın üstünde oluşturulmuş rampadaysa yaya sirkulasyonu ve farklı mimarların son derece ilginç işleri bulunuyor.

Silverline, Claus en Kaan Architecten, 2001
Silverline, Claus en Kaan Architecten, 2001

Yeni merkezi gezdiğimde uzunca bir süre binalardan gözlerimi alamadım. Sanki bir atölyenin çıkarmış olduğu maketlermişçesine herşey çok temiz, çok yeni ve rahatsız edici bir şekilde çok dokunulmaz geldi. Birini incelerken gözünüz bir diğerine takılıyor mesela. Mimarlık o kadar biricik, kaliteli ve o kadar tiyatral ki, kendimi Truman Show’da gibi hissettim. Göl kenarına doğru yürüdüğünüzdeyse yine birkaç kaliteli binayla karşılaşıyorsunuz. OMA’nın göl üzerinden geçecek bir araç yolu önerisi de olmuş ve kent halkı tarafından olumlu bir şekilde karşılanmış, fakat henüz bir proje faaliyeti göremedim. İlginç olan başka bir nokta da, bu binalar arasında büyülenmeye devam ederken etrafımda çok da fazla insan olmadığını farkedişimdi.

Blok 16, Renévan Zuuk Architekten, 2004
Blok 16, René van Zuuk Architekten, 2004

Daha sonra kentin eski merkezine doğru yürümeye başladım. Tren istasyonunun orada normal olan bir yoğunluk vardı. Daha da içeride, orta büyüklükteki ve nispeten kücük olan konut bloklarına vardığımdaysa sokaklara yine bir dinginlik hakimdi. Bu kısımda da görmeye değer birçok güzel yapı mevcut. Kentin biraz daha dışına doğru gittiğimdeyse aralarında yine Rem Koolhaas ve Meyer en van Schooten’in işlerinin de dahil olduğu kaliteli binalara rastladım.

Merkez Tren İstasyonu, Hollanda Demiryolları Mimarları (P. Kilsdonk), 1987
Merkez Tren İstasyonu, Hollanda Demiryolları Mimarları (P. Kilsdonk), 1987

Çok ilginç olan başka bir nokta ise OMA’nın Floris Alkemade’ye vermiş olduğu diğer bir görev olan, Almere’nin halk tarafından üretilecek ilk mahallesi Homeruskwartier hakkında. Adriaan Geuze’nin ofisi West 8’in Amsterdam’da tasarladığı Borneo Sporenburg’u anımsatan bu proje sayesinde bu mahallede oturacak kişiler www.ikbouwmijnhuisinalmere.nl (Almere’de evimi inşaa ediyorum) üzerinden belediyenin dijital planlarından bir arazi seçip, istedikleri evi gerçeğe dönüştürme şansını elde edecekler. Almere’deki bu spontan yapılaşmaysa yine kente yakışır bir şekilde çok ilginç olacak diye düşünüyorum. Almere kısa vadede farklı birşeyler sunmuyor olsa da, mimari açıdan bu devingen hali sebebiyle benim için tekrar görülmeye değer kentler arasında yerini aldı.

La Defense, UN Studio, 2004
La Defense, UN Studio, 2004
Return top